0 %

kadınlar her duyguyu yalnızca acı yanıyla hatırlamak zorundandır

Yazı Boyutu
100%

SELAAAM! 

14 HAZİRAN, 13.00'da İSTANBUL TORİUM AVM İMZA GÜNÜNDE buluşalım! Kitabınız olsun / olmasın ELBETTE gelebilirssinizzz. BÇ ayraçları da hediye ediyorum gelen okurlarımaaa ^^

Oy vermeyi ve yorum yapmayı ihmal etmeyin! Keyifli okumalar efendim.

BÖLÜM: 14

“kadınlar her duyguyu yalnızca acı yanıyla hatırlamak zorundandır.” 

Devrim’in içinde bir huzursuzluk vardı. Genç adam sakladığı sırrın altında eziliyordu fakat koluna girdiği, yüzüğünü parmağına taktığı bu kadınla evlenmesi gerektiğini biliyordu.

Eğer ona hak ettiklerini vermek, geç kalınmış o adaleti sağlamak istiyorsa onunla evlenecekti. Tam bedenine oturan takım elbisesi rahatlığını kısıtlasa da bu akşam o kadının gecesiydi. Ve ona eksik hissettirmemek için elinden her ne geliyorsa yapmaya hazırdı. 

Sezen’in gözleri düştü aklına. Gülümserken bile tam anlamıyla gevşeyemeyen yüz hatları, hep tetikte duruşu. Kaşını sinirlendiğinde kaldırışı, yeşil gözlerinin öfkeyle parlaması. En öfkeli anında bile gözlerinde taşıdığı cennetin merhametini bahşediyordu insana. 

Ne şanslıydı aşık olacağı adam. Onunla bir ömür hiç yorulmadan, yaşlanmadan yaşanırdı. Öfkeliydi Devrim. Onu geç buluşuna, o eve bunca zaman gitmeyişine öfkeliydi. Sahi ya o gece gelmeseydi eve? 

Sezen, diye düşündü. Bir parça pop keki fazla gördüler kızım sana. Bana bu hayatı sunarken sana bir parça kek fazladan veremediler. O karanlığın içinde bir mum aydınlatırdı yolunu oysa. Ellerinin titreyişi düştü aklına. Ona her baktığında ellerini anımsıyordu. 

Ellerindeki yara izlerini. Keşke yüreğindeki korkuları, geçmişin bıraktığı izleri de silebilecek bir merhemi olsaydı. Devrim hiç düşünmeden o merhemi bütün ömrü pahasına Sezen’e bahşederdi. 

‘Vereceğim’ dedi kendi kendine. “Ona hak ettiği hayatı vereceğim.” Sezen’in büyüdüğü kültüre yabancı değildi. Devrim’de en nihayetinde bu toprakların dağlığında büyümüştü. Köylerinin yamaçları kadar zordu Karadeniz’de kendin olmak. Hele ki kadınsan. 

Ama Sezen’in ailesinin yaşattığı yalnızca bir gelenek değildi. Düşünmek istemedi. Düşündükçe kafayı yiyecek gibi hissediyor, gidip o evi başlarına yıkmak, yedikleri yemeği ellerinden almak, yakıp yıkmak istiyordu. 

Sonra duruyordu.

Kimi yıkacaktı Devrim? Devrim Sezen’e çok üzülüyordu, onu korumak kollamak istiyordu peki ya Devrim’e kim üzülecekti?

Babası ölmüştü. Koskoca adam önce bununla yüzleşmeye çalıştı. Babası ölmüştü. Onu daha hiç tanıyamadan babası ölmüştü. 

Yok saymaya çalıştı bu gerçeği. Sezen’in hayatını mahvetmişler, dedi gözü yaş dolarken. Sen şimdi babanı tanıyamamana mı üzüleceksin? Ölümün kıyısına götürülen bir kadına mı?

Devrim’in nezdinde kendisinin üzülmeye hakkı yoktu. İyisiyle kötüsüyle, tek kötü hatırası olmadan zengin bir ailede büyümüş, en güzel okullarda okutulmuştu. Ha bir de erkekti. Her ne dese yapmışlar, onu hiç kısıtlamamışlardı. 

Sahi özgürlüğünden daha değerli neyin var bu hayatta?

Hiçbir şeyin.

O kızın özgürlüğünü çaldılar. O kızın her şeyini çaldılar. Ellerine yaralar bıraktılar. “Her bir yarası için bir kere daha yakacağım canlarını,” dedi Devrim sessizce. Önce bir Kozan olacak hep olduğu gibi, hak ettiği gibi.

“Sonra ondan çalınan her ne varsa, ona geri vereceğim. Hak ettiği her şeyi ona ait kılacağım. Beş parasız, ailesiz ve kimsesiz kalmak uğruna bile olsa. Ben Devrim’sem, ismim gibi Kozan ailesine yıkım getireceğim. Ve onlara ait her ne varsa Sezen’e ait olmadan bırakmayacağım yakalarını.

Devrim’in öfkesi daha yeni harlanmışken arkasında kalan karısına baktı. Gözlerindeki tedirginliği gördüğünde içi burkuldu. Büyüleyici güzelliğe sahipti. 

İnsana cenneti vadediyordu gözleri. Sanki o bakışların uğruna en akıllı adam bile hiç düşünmeden sürüklenirdi. 

Her şeyi öğrendiğinde nefret edecekti Devrim’den. Hayatını çaldığı için, onun sahip olması gereken her şeye sahip olduğu için. Bunun ağırlığı vardı göğsünde ve sırf bundan dolayı uzak tutmak istiyordu onu kendinden. 

Ama öyle gururluydu ki genç kadın. Keşke dedi, Devrim. “Keşke çıkarcı biri olsaydı da. Aralarındaki duygusal çekim hiç olmadan da Devrim’in tüm olanaklarından faydalanıp hayatını yaşasaydı.” Ama hayır. Devrim de biliyordu. Bir kuruş fazlasının hesabını güdecek kadar gururluydu.

Annesine çekmiş olmalıydı. Muhakkak ki bütün huyunu annesinden almıştı. Annemden. Demek istedi Devrim. Ne zordu bu gerçeklikle yüzleşmek? 

“Devrim,” Sezen’in sesini işittiğinde çakıldığı o çukurdan çıkıp kurtulmak istedi. Fakat gözlerine baktığında sevgisinden önce pişmanlığı hissediyordu göğsünde. Ona âşık olmak. Yaptığı en büyük hata buydu. 

Devrim’in de cezası buydu belki. Hayatında hiç sahip olamayacağı, hayatını çaldığı ve nefretiyle baş başa kalacağı o kadına âşık olmuştu. Her şeye rağmen. Ama onun ayı acıyı çekmesine izin vermemeliydi. Bu yüzdendi ki korkuyordu Sezen’in de ona karşı bir şeyler hissetmesinden. 

Ne zordu. Uğraşı, sevdiği kadının ona âşık olmaması üzerineydi. Fakat buna rağmen kalbini kıracak bir şey yapmak onu çok zorluyordu. 

Sert davranmaya çalışıyordu, olmuyordu. Nasıl kendinden nefret ettireceğini biliyordu fakat buna hakkı yokmuş gibi de hissediyordu. 

Devrim’den nefret etmesi için Devrim’in ona kendi ailesi gibi davranması gerekirdi. 

Nasıl yapacaktı bunu? O kıza böyle ipin ucunda, büyük bir korkuyla yeni bir hayata adım atarken ne uğruna aynı korkuları yaşatacaktı? Yapamazdı. Sonunda ölüm olsa Devrim Sezen’e aynı hisleri ne yaşatırdı ne de yaşatılmasına göz yumardı. 

Varsın nefret etsin benden diye düşündü. Varsın olmayayım hayatında. Ayperi Sezen Kozan’ın hayatı artık gözlerinde taşıdığı cennete ev sahipliği yapacak. 

Devrim Kozan sözü.

Hayır, o bir Kozan değil. 

Devrim sözü. 

Telefonunun çalmasıyla birlikte Devrim Sezen’den uzaklaştı. “Ne var?”

“Abi doğruymuş.” Sanki yaşadıkları her şey yeterince zor değilmiş gibi bir de bu adamla uğraşıyor olmak onu daha fazla sinirlendirdi. Öfkesini biriktirdi içinde, her şeyin acısını o adamdan çıkarmak uğruna. 

“Nerede bu it?”

“Sana haber yolladı,” dedi telefonun ucundaki arkadaşı. “Buluşmak istiyor. Yoksa düğüne gelip her şeyi anlatacakmış.”

“Neyi anlatacakmış?” Sezen hakkında tam olarak ne söylediğini öğrenmeye çalışırken. İyiden iyiye gerilmişti. “Söylesene oğlum!” eğer tek bir kişiye onun hakkında kötü bir laf ettiyse bu şehri Timur’a mezar etmeden gitmezdi. 

Gözü karaydı. Hele ki konu Sezen olduğunda sonucunun ne olacağının Devrim için bir önemi yoktu.

“Abi böyle dersen o anlar dedi.” Nefes verdi. Karısının adının bu şehirde kötü şekilde anılmasını istemiyordu. Düşüncesi kendisiyle ilgili değildi. O kimsenin konuşmamasını sağlardı. Kulak asmazdı insanların çiğ düşüncelerine. 

Fakat Sezen incinirdi. Biliyordu, kafasındaki kötü kadın iyi kadın algısını atabilmiş değildi. Daha kendini bulamamış, çiçeklerini açamamış bir çiçek gibiydi. O kadar kapalı yaşamıştı ki hayata gerçek düşüncesinin ne olduğunu Sezen bile bilmiyordu. 

Bundandı o herifle yaşadığı şeylere karşı kendisini suçlayışı. Bir başkası olsa onu asla ayıplamaz, kötü düşünmezdi. Ama kendi olunca. Anlıyordu Devrim. Ne olursa olsun o evin içinde o anneyle, o amcayla büyümüştü. Köklerini söküp atması o kadar da kolay olmayacaktı.

“Konum at,” dedi ve telefonu kapattı. Sezen olduğu için değil, herhangi bir kadına bunu yaptığı için de hesap soracaktı o adama. Aklına geldikçe damarları belirginleşiyor, Karadeniz damarından beslenen o kontrolsüz öfke açığa çıkıyordu. Birkaç dakika sonra telefonuna konum geldi. Etrafa göz attı. Her şey hazır olana kadar muhakkak yetişirdi. Sezen’i yalnız bırakmazdı. 

“Sezen!” Otoparka çıkan karısına istemsiz öfkeyle seslendiğinde bu sefer de kendisine kızdı. Kızın ne suçu vardı?

“Konuşacağız!” Aynı öfkeyle cevap aldığında Devrim bir an içinde korku hissetti. Kaşlarını kaldırdı. Duymuş muydu konuştuklarını?

“Ne oluyor?” dedi biraz daha yumuşak bir sesle.

“Olmayan düğüne gelinlik diktirmek ne demek ya?” karısının derdini anladığında içi rahatladı fakat öfkesi bir an bile dinmemişti. 

“Hadi geç arabaya geç kalacaksın,” dedi başıyla işaret ederek. Vakti yoktu. İşini halledip geri dönmeliydi. 

“Sen?” karısı merakla sorduğunda onu tek bırakacağı için içi burkuldu. Bir de bunun için affet beni Sezen olur mu? Hayatını çaldığım için, sana yalanlar söylediğim için daha erken gelemediğim için. Ve bir de bu gece için?

“Benim işim var geleceğim.”

“Ne işi?” meraklı tavrına karşılık onu kırmamaya ve endişelendirmemeye çalışıyordu fakat gitmeliydi.

“Muhammet bırakacak sizi. Sen biraz oyalarsın insanları, horon falan tepilir arkanızda olacağım merak etme.

Muhammet'in kullandığı araç otoparktan çıkarken Devrim olduğu yerde birkaç saniye daha durdu. Arabanın arka camından son kez Sezen'i gördü. Hâlâ kızgındı. Dudaklarını birbirine bastırmış, yüzünü yan tarafa çevirmişti. Normalde olsa gidip onunla uğraşır, birkaç laf eder, daha çok sinirlendirir sonra da gülümsemesini sağlardı. 

Fakat bu gece başka bir şey vardı. Bütün hayatı aynı gecenin içine sıkıştırılmıştı. Babasının ölümü, öğrendiği gerçekler, Sezen, düğünü ve Timur. İnsan aynı anda kaç farklı yerden kırılabilirdi? Devrim bunun cevabını son birkaç haftada öğrenmişti. İnsanın kalbi tek yerden parçalanmıyordu. Bazen her köşesinden ayrı ayrı çatlıyor ve sen hangisini tutacağını bilemiyordun.

Telefonunu cebine koyduktan sonra babasının arabasına yöneldi. Hâlâ babasının arabası diye düşünüyordu istemsizce. Sonra her seferinde olduğu gibi içinde bir şey düğümleniyordu. 

O adam onun babası değildi. Yıllarca baba dediği, omzuna yaslandığı, kendisine yürümeyi, araba kullanmayı, hayatta nasıl ayakta kalacağını öğreten adam biyolojik babası değildi.

Ama insanın kalbi biyolojiyi ne kadar umursuyordu ki? Onca yılın ardından bir gün çıkıp "aslında o senin baban değilmiş" dediklerinde insan bütün anılarını çöpe mi atıyordu? Yapamıyordu. Devrim yapamıyordu. 

Çünkü gözünü kapattığında hâlâ çocukluğunu görüyordu. Dizleri yara bere içinde eve döndüğü günleri, babasının başını okşayışını, okul çıkışında onu beklediği zamanları. Sonra bir başka adam düşüyordu aklına. Hiç tanımadığı, sesini bile duymadığı gerçek babası. Ve işte o zaman suçluluk hissediyordu. Çünkü yasını tutmaya çalıştığı adamla özlem duyduğu adam aynı kişi değildi.

Motor çalıştığında gecenin sessizliği kısa süreliğine parçalandı. Devrim yolu ezbere biliyordu. Trabzon'un şehirden uzaklaşınca nasıl bir anda değiştiğini de biliyordu. Birkaç kilometre sonra sokak lambaları azaldı. Sonra tamamen kayboldular. 

Şehrin uğultusu geride kaldı. Yerini yalnızca ağaçların arasından gelen rüzgârın sesi aldı. Yolun iki tarafını saran orman gece çöktüğünde başka bir şeye dönüşüyordu. Çocukken büyüklerinin anlattığı hikâyeler geldi aklına. Dağlarda kaybolan insanlar, uçurum kenarları, dere yataklarında bulunan arabalar. Karadeniz insanı karanlığı severdi ama ondan çekinmeyi de bilirdi. Çünkü bu coğrafyada doğa sana her zaman senden daha güçlü olduğunu hatırlatıyordu.

Timur'un gönderdiği konuma yaklaştıkça içindeki öfke de ağırlaşıyordu. İlk başta yalnızca sinirliydi. Sonra düşündü. Sezen'in ellerindeki yara izlerini düşündü. O gece fabrikanın önünde korkuyla titreyen hâlini düşündü. Sürekli kendini suçlayışını düşündü. 

Her yaşadığı kötülüğün sorumluluğunu kendi omuzlarına yüklemesini düşündü. Ve en çok da Timur'un hâlâ nefes alıyor oluşuna sinirlendi. Bazı insanlar yaptıkları kötülüğün sonuçlarıyla hiç yüzleşmiyordu. Bir kadının hayatını cehenneme çeviriyor, sonra yollarına devam ediyorlardı. 

Arkalarında bıraktıkları enkazı umursamadan. Belki de Devrim'i en çok öfkelendiren buydu. Timur'un hâlâ kendisini güçlü sanması. Hâlâ Sezen üzerinde söz sahibi olduğunu düşünmesi. Hâlâ düğüne gelip tehdit savurabilecek cesareti kendinde bulması.

Köprü nihayet göründüğünde hava tamamen kararmıştı. Dere yatağının üzerinden geçen eski beton köprü gecenin içinde dev bir gölge gibi duruyordu. Çevrede tek bir ev bile yoktu. Ne bir ışık, ne bir araba sesi. Yalnızca aşağıda akan suyun uğultusu vardı. 

Devrim arabayı kenara çekip motoru susturduğunda sessizlik bir anda üzerine çöktü. O kadar sessizdi ki birkaç saniye boyunca kendi nefesini duydu. Sonra kapıyı açıp dışarı çıktı. Ayakkabılarının altında ezilen çakıl taşlarının sesi karanlıkta yankılandı. Başını kaldırdığında onu gördü.

Timur köprünün beton ayağına yaslanmıştı. Elindeki sigaranın koru karanlığın içinde belli belirsiz parlıyor, rüzgâr dumanı yüzüne doğru savuruyordu. 

Sanki yıllardır beklediği bir arkadaşını karşılıyormuş gibi rahattı. Bu rahatlık Devrim'in içine işleyen öfkeyi daha da büyüttü. Çünkü korkması gereken kişi Timur'du. Ama belli ki bunun henüz farkında değildi. Devrim ona doğru yürürken adam sigarasından bir nefes daha çekti. Sonra başını kaldırıp yüzüne baktı ve dudaklarının kenarında o tanıdık sırıtış belirdi.

"Çabuk geldin ha?"

Devrim cevap vermedi. Önce kendine hâkim olmaya çalıştı. Bunu yapamayacağını biliyordu fakat yine de deniyordu. Çünkü karşısında duran adamı gördüğü ilk andan beri göğsünde büyüyen şey yalnızca öfke değildi. Öfkenin çok ötesinde, insanın gözünü karartan ve düşünmesini zorlaştıran türden bir nefret vardı içinde.

Karşısında duran adam yüzünden Sezen'in korkuyla titreyen ellerini görmüştü. Karşısında duran adam yüzünden bir kadının kendisini suçlamasını izlemişti. Karşısında duran adam yüzünden bir insanın her gün biraz daha içine kapanmasına şahit olmuştu. Ve şimdi o adam hiçbir şey olmamış gibi karşısında durmuş sigarasını içiyor, sırıtabiliyor, hâlâ kendisini güçlü sanabiliyordu. İşte Devrim'in asıl tahammül edemediği şey buydu. Kötülük yapan insanların kötülüklerinin sonuçlarını unutup yollarına devam edebilmeleri.

"Sen ne zırvalıyorsun?" dedi sonunda, sesi beklediğinden daha sakin çıkarak.

Timur sigarasından bir nefes çekti. Sanki arkadaş sohbeti yapıyorlarmış gibi rahattı. Belki de Devrim'in en çok buna sinirlenmesi gerekiyordu. Çünkü korkması gereken kişi kendisiydi ama bunun farkında değildi.

"İkinci el kadını ka..."

Cümlenin devamı gelmedi. Gelemedi. Devrim'in yumruğu adamın yüzüne öyle sert indi ki Timur'un kafası yana savruldu. Elindeki sigara karanlığın içine düşerken adam birkaç adım sendeledi. Fakat Devrim'in içindeki öfke bir yumrukla dinecek türden değildi. Aylarca susmuştu. Günlerdir kendisini tutuyordu. Her şeyi kendi içinde çözmeye çalışmıştı. 

Timur daha toparlanamadan Devrim yakasından tuttu. Ceketinin kumaşı avuçlarının arasında buruşurken adamı kendisine doğru çekti. Aralarındaki mesafe neredeyse tamamen kapanmıştı.

"Neyi dedin sen?"

Sesini yükseltmedi. Bağırmadı. Ama o sakinliğin altında öyle bir şey vardı ki Timur ilk kez gözlerini kaçırdı. Devrim bunu gördü ve daha çok sinirlendi. Karşısındaki adam korkuyordu ve korktuğu hâlde konuşmaya devam ediyordu. Korktuğu hâlde hâlâ Sezen'in adını, karısının adını ağzına almaya cesaret ediyordu.

"Bir daha söyle."

Timur dudaklarının kenarındaki kanı sildi. Sonra her zamanki o pis sırıtışını takınmaya çalıştı. "Ne oldu? Gerçeği mi duymak zoruna gitti?"

Devrim'in çenesi kilitlendi. Gerçek. Karşısındaki adamın ağzından çıkan hiçbir şey gerçek değildi. Gerçek olan şey Sezen'in geceleri korkuyla uyanmasıydı. Gerçek olan şey onun sürekli kendisini suçlamasıydı. Gerçek olan şey yıllardır taşıdığı yüklerdi. Ve bunların hiçbirini bu adam taşımamıştı. Sadece sebebi olmuştu.

Devrim onu köprünün beton ayağına doğru itti. Timur'un sırtı sert yüzeye çarptığında yüzündeki rahatlık biraz daha dağıldı. Dere yatağından gelen su sesi gecenin içinde uğulduyor, rüzgâr ağaçların dallarını birbirine sürtüyordu. Etraflarında kilometrelerce uzanan karanlık vardı. Ne bir ev görünüyordu ne bir ışık.

Devrim ilk kez etrafına baktı. Sonra tekrar Timur'a döndü. "Şu etrafa iyi bak." Timur kaşlarını çattı Devrim devam etti. "Bağırırsan kimse duymaz." Bir adım geri çekildi. "Yardım çağırırsan kimse gelmez." Gözlerini karanlık ormana çevirdi. "Bu dağlar insan saklamayı da bilir, insan yutmayı da." Timur'un yüzündeki sırıtış ilk kez tamamen kayboldu. Çünkü Devrim'in şaka yapmadığını anlamaya başlamıştı.

"Ne? Tehdit mi ediyorsun beni?"

Devrim soğuk bir şekilde güldü. O gülüşün altında yatan öfkeden Timur muhakkak ki korkmalıydı. "Hayır." Birkaç saniye sustu. "Tehdidin ne olduğunu bilmiyorsun sen."

Göğsünde biriken öfke artık kelimelere dönüşüyordu. Yıllardır ilk kez kendisini bu kadar kontrol etmek zorunda hissediyordu. Çünkü içindeki dürtü çok daha farklı şeyler söylüyordu. Karşısındaki adamı gördükçe Sezen'in yüzü geliyordu aklına. Ellerindeki yara izleri geliyordu. Kendisini suçlayışı geliyordu. Ve her şey üst üste bindikçe Timur'un nefes alıyor olması bile Devrim'e haksızlık gibi görünüyordu. "Sana bir şey anlatayım mı?" dedi sonunda. Timur cevap vermedi.

"Ben hiç sakin bir adam değilim it." Sesindeki sakinlik daha korkutucu hâle gelmişti. "Benim Karadeniz öfkemi ortaya çıkarma. Kendini bu sulara gömdürme. Kolunu bacağını kırarım senin orospu çocuğu! İçecek su bulamazsın!”

Timur bu kez diklenmeye çalıştı. "Hiçbir şey yapamazsın."

Devrim birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sadece baktı. Öyle dikkatli baktı ki sanki karşısındaki adamın yüzünü değil de yıllardır biriktirdiği bütün öfkenin kaynağını inceliyordu. Sonra yavaşça başını eğdi. Gülümsedi. O gülümsemenin içinde eğlence yoktu. İnsan bazen öyle bir noktaya gelirdi ki sinirlenmeyi bırakırdı. Bağırmayı bırakırdı. Yumruk atmayı bırakırdı. İçinde kalan her şey taş gibi sertleşirdi. Devrim de tam olarak oradaydı.

Karşısında duran adamı gördükçe Sezen'in yüzü düşüyordu aklına. Kendisini suçlayan hâli. Sürekli özür dileyen hâli. Başına gelen her kötülük için kendisini sorumlu tutan hâli. Sanki dünyadaki bütün günahlar onun omuzlarına yüklenmiş gibi yaşayan hâli. İşte buna tahammül edemiyordu. En çok da buna. Bir insanın canını yakıp sonra dönüp arkasına bakmayan adamlara. Yıktıkları hayatları unutup yollarına devam eden adamlara.

Bir anda yakasından tuttu Timur'u. Adamın ensesi köprünün beton ayağına çarptığında çıkan ses gecenin içinde yankılandı. Devrim bırakmadı. Aksine biraz daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe öyle azalmıştı ki Timur nefes aldığında bunu hissedebiliyordu. Devrim'in gözlerinde ise öfkeden çok daha ağır bir şey vardı. Kararlılık. Devrim de kararını çoktan vermişti. Sezen'in canını yakan herkesin karşısına dikilecekti. Kim olursa olsun. Sonu neye varırsa varsın. Kimi karşısına alırsa alsın.

"Bakıyorum da korkuyorsun."

Sesi yükselmedi. Tam tersine alçaldı. O kadar alçaldı ki Timur duymak için dikkat kesilmek zorunda kaldı. "Kork." Başını hafifçe salladı. "İlk kez doğru duyguyu hissediyorsun."

Gözleri birkaç saniyeliğine karanlığa kaydı. Dere aşağıda uğulduyordu. Orman rüzgârla birlikte sallanıyor, ağaçların gölgeleri gecenin içinde birbirine karışıyordu. Çocukluğundan beri bildiği yerlerdi bunlar. Çocukluğundan beri bildiği yollar. İnsan bu coğrafyada büyüyünce dağın ne demek olduğunu öğreniyordu. Bir insanın ne kadar küçük olduğunu öğreniyordu. Kaybolmanın ne kadar kolay olduğunu öğreniyordu. Sonra yeniden Timur'a baktı.

"Sen beni hâlâ tanımıyorsun."

“Ne yapıyorsanız yapın lan!” dedi Timur sesinin titremesini belli etmemeye çalışarak. Fakat ne yaparsa yapsın belli oluyordu. “Bana paramı ver gideceğim. İşimi mahvettin. Kimin or…”

Devrim Timur’un kafasını arkasındaki taş duvara sürttüğünde Timur’un ağzından bir inleme döküldü. “Almayacaksın lan karımı ağzına!”

“Paramı ver.”

“Bok vereceğim sana. Sana altı saat veriyorum. Siktir olup gidiyorsun bu şehirden. Hele bi dene o düğüne gelmeyi. Hele bi gitme! Sen bu toprağa gömer kurda kuşa yem ederim!”

“Adamlığın paran kadar!” dedi Timur ve elini cebine attığı anda Devrim'in dikkatini çeken şey adamın ne söylediği olmadı. Zaten uzun zamandır söylediklerini duymuyordu. Bazen öfkelendiğinde karşısındaki kişinin sesini değil, yalnızca varlığını hissediyordun. Timur da artık onun için öyle bir şeye dönüşmüştü. Bir insandan çok bir yaraya. Bir hataya. Sezen'in geceleri korkuyla uyandığı her anın, kendisini suçladığı her cümlenin, ellerindeki her yara izinin vücut bulmuş hâline. 

Bu yüzden ilk anda ne olduğunu anlayamadı. Elin hareket ettiğini gördü. Metalin gece ışığında parladığını gördü. Sonra ikisinin arasındaki mesafe bir anda kapandı. 

Kimin kimi ittiğini, ilk hamleyi kimin yaptığını, hangi saniyede ne yaşandığını daha sonra düşündüğünde bile hatırlayamayacaktı. Hafızasında yalnızca parçalar kalacaktı. Betonun sertliği. Nefes nefese kalışı. Dere yatağından gelen uğultu. Ve boğazına kadar yükselen o kontrolsüz öfke.

O anlarda insan düşünmüyordu. Devrim de düşünmedi. Düşünebilseydi düğününü düşünürdü. Birkaç saat sonra takacağı yüzüğü düşünürdü. Muhammet'in şimdi muhtemelen düğün alanına vardığını, Sezen'in ise kendisine kızgın bir şekilde etrafta dolaşıyor olduğunu düşünürdü. Düşünemedi. İçgüdüler devraldı her şeyi. O yüzden birkaç saniye boyunca yalnızca hareket etti. 

Timur'un küfrettiğini duydu. Kendisinin bağırdığını duydu. Sonra hiçbir şey duymadı. Sanki köprünün altındaki bütün sesler bir anda çekilmiş, dünya onların etrafında susmuştu.

İlk tuhaflık Timur'un yüzünde belirdi. Devrim bunu yıllar sonra bile unutamayacaktı. Çünkü korku başka bir şeydi, öfke başka bir şeydi ama şaşkınlık çok farklıydı. İnsan bazen başına gelen şeye inanamıyordu. Timur'un yüzünde de tam olarak öyle bir ifade vardı. Sanki bir şey olmuştu ama ikisi de henüz ne olduğunu anlayamamıştı. 

Adam birkaç adım geriye çekildi. Ağzını açtı. Bir şey söylemek ister gibi oldu. Sonra aşağı baktı. Devrim de istemsizce onun baktığı yere baktığında ilk başta hiçbir şey göremedi. Gerçekten göremedi. Gece karanlıktı. Köprünün altında doğru düzgün ışık yoktu. Fakat birkaç saniye sonra beyaz gömleğinin üzerine düşen koyu renkli lekeleri seçmeye başladı. Önce küçüktüler. Sonra büyüdüler. Kumaşın üzerinde yayılan karanlık bir gölge gibi genişlediler.

Devrim'in içindeki öfke işte o an geri çekildi. Bir anda. Sanki birisi göğsünün içindeki ateşin üzerine koca bir kova su boşaltmıştı. Az önce Timur'u görüyordu. Şimdi ise yalnızca Sezen'i görüyordu. Sabahki hâlini. Kendisine ters ters bakışını. "Konuşacağız," deyişini. Gelinlik yüzünden sinirlenişini. Kaşını kaldırışını. Gözlerini devirişini. 

Birkaç saat sonra onun karşısına çıkacaktı. Birkaç saat sonra elini tutacaktı. Birkaç saat sonra ona ömür boyu yanında olacağına dair söz verecekti. Ve şimdi Karadeniz'in ortasında, köprünün altında, gecenin karanlığında durmuş gömleğine bulaşan kanı izliyordu.

Hayat bazen insanın yakasına tam da mutlu olacağı gün yapışıyordu galiba. Tam rahat nefes alacağını sandığında. Tam her şey yoluna girecek dediğinde. Tam sevdiği kadına kavuşacağını düşündüğünde.

Bir süre kimse konuşmadı. Dere akmaya devam etti. Rüzgâr ağaçları sallamaya devam etti. Dünya dönmeye devam etti. Ama Devrim için zaman durmuş gibiydi. Gözlerini gömleğinden kaldırıp Timur'a baktığında ilk kez başka bir şey hissetti. Öfke değil. Nefret değil. Yorgunluk. Koca bir yorgunluk. 

Son haftalarda yaşadığı her şey aynı anda omuzlarına çökmüştü sanki. Babası. Gerçekleri öğrenmesi. Sezen. Düğün. Timur. Ve şimdi bu. İnsan daha ne kadar yük taşıyabilirdi?

Sezen’in Devrim’i vardı. Devrim’in hiç kimsesi yoktu. 

Devrim’e kim üzülecekti? Kim ah edecekti ondan çalınanlara?

***

Diğer günlerin aksine güne boynumdaki ağrıyla uyanmıştım. Fakat gece uyuduğum gibi sert zeminin üzerinde değildim. Kendime gelmeye çalışırken bir yandan ne olduğunu kavramaya çalıştım. Karnımın altında nefes alışverişlerini hissettiğim Devrim istemsiz ağzımdan minik bir çığlık kaçmasına sebep oldu. 

Devrim’in üzerindeydim. Hem de onun üstünde tişörtü yokken. Bir kolunu bana tamamen sardığı için kalkamıyordum da. Yüzümü göğsünden kaldırmaya çalışırken ağzımdan kaçan çığlık sebebiyle gözleri aralanmıştı fakat o da ne olduğunu anlamamış gibiydi. 

“Ne oluyor burada fare mi var?” biz daha birbirimize tepki veremeden kapının açılmasıyla kimin geldiğini göremedim fakat sesin sahibini tanıdım. Hale Hanım kapımızı aralamıştı. 

“Ne oluyor sabah sabah?” Melike Hanım’da ardından geldiğinde Devrim’in üzerinden kalkmaya çalıştım. Devrim çıkan seslerle ayılıp olanları anlamaya çalışırken ben yüzümü kapıya çeviremeyecek kadar utanıyordum. Yaşadığımız anın absürtlüğüyle yanaklarımın kızardığına neredeyse emindim. 

Kapıyı kilitlemeyi mi unutmuştum? Hayır bunu yapmış olamazdım. “Bıraksana beni,” dedim kısık sesle Devrim’e. Kolunu çektiğinde bakışlarımı kapıdaki kalabalığa çevirmeden ayağa kalktım. 

“Şakalaşıyorduk,” dedi Devrim olağan bir şekilde. O benim aksime yaşananı hiç umursamamış gibi.

“Yerde mi uyuyorsunuz oğlum siz?”

“Gelininin inadı tuttu anacağım biz de bu sefer farklı yerler deneyelim dedik.” 

“Devrim!” araya girdim uyarır tonda ve bir yandan ona öfkeli kaçamak bir bakış attım. “Hanımdan uyarı geldi.” Eliyle ağzına fermuar çekti. 

“Biz de bişe oldi sanduk,” dedi Hale Hanım ve arkasını döndü. 

“Ne olmasını isterdin Teyze?” Devrim’in sorusu bir an durmasına sebep olsa da bize yeniden dönmeden merdivenlere ilerledi. 

“Kusura bakmayın,” dedi Melike Hanım. “Biz öyle ses duyunca. Kilitleyin kapınızı.” Kapıyı o değil Hale Hanım açmıştı görmüştüm. İnsan bir kapıyı tıklatmaz mıydı? Bir sorunu vardı benimle, benim bu evde olmamla anlıyordum da ses çıkarmıyordum Devrim’in hatırına. 

“Tamam anne. Geliriz biz şimdi kahvaltıya.” Güldü Melike Hanım ve kapıyı kapattı. Sabah sabah yaşadığımız heyecanın üzerine birkaç saniye olanları hazmetmeye çalıştım. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Yüzüm kıpkırmızıydı. 

“Sen niye üzerimde uyuyorsun?” dedim kısık ama kelimeleri bastırdığım sesimle. “Sen niye tişörtsüz uyuyorsun?” Onu ellerimin arasına alıp boğmak istiyordum. Yüzüme rahat rahat bakmaya devam ettiğinde bu hissim artıyordu. “Devrim!” ismini bastırarak söyledim yeniden. 

“Döveceksen döveceğim de,” dedi Devrim yerdeki tişörtünü giyerken. “Sıcaktı çıkardık. Benim odam değil mi?”

“Bizim,” dedim sinirlenerek. “Bizim odamız. İkimiz uyuyoruz ve yaşıyoruz ya burada.”

“Sezen,”

“Ne?”

“Derin bir nefes al,” dedi gözlerime bakarak. Bunu öyle bir ciddiyetle yaptı ki gerçekten bir şey söylediğini düşündüm. Sanki herhangi bir kriz geçiriyordum ve nefeslerim düzensizdi. “Ve sakinleş.”

“Ya üstümde uyandın? Derdin ne senin?” evet sanıyordum ki onu gerçekten de dövecektim. 

“Bir kere,” işaret parmağını kaldırdı. “Benim üzerimde uyanan sendin. Hesap sorması gereken varsa benim. Namusum tehlike altında.”

“Koala gibi sarmışsın ya beni, uyanınca bile kalkamadım.” Ellerini iki yana yarım açarak cevap vermediğinde sinirden gözümü ovuşturdum. Bugün keyfi yerindeydi anladığıma göre ve onun cıvıklığıyla başa çıkamayacak durumdaydım. 

“Karadenizli uşağa cıvık denir mi hiç?” Cıvıksın işte.

“Hadi üstünü değiştir de inelim yemeğe,” dedi Devrim tavrını değiştirerek. Sabah yaşadıklarımız sanki ona hiç yaşanmamıştı. Erkek ya tabii, derdi olmuyordu böyle şeylerle.

“Seri Sezen! Seri, dersine geç kalacaksın.”

Ne dersi diye düşünürken bugün dershanenin olduğunu hatırladım. Beni çok zor ve meşakkatli bir dönem bekliyordu. Ve Kozan ailesinde olaylar o kadar durulmuyordu ki kendi yoluma odaklanmaktan sandığımdan daha zordu. 

“Hadi Sezen!” Devrim banyodan bana seslendiğinde gözlerimi devirdim. Oradan hareket etmediğimi nasıl anlamıştı? Hızlı şekilde dolabı açtım ve biraz bakındım. Fakat adam akıllı kıyafetim hala yoktu. Melike Hanım’ın yerleştirdiği birkaç elbise vardı. Pantolonlarım kirlide olduğu için uzun, kalın kot bir tulum görerek onu çıkardım. İçine krem renginde ince bir kazak giyerek tulumu giydim. Saçlarımı yapmam için Devrim’in banyodan çıkması gerekiyordu. 

Sabah yaşananları hazmetmeye çalışıyordum bir yandan. Fakat mümkün değildi. Koskoca ev beni yerde, Devrim’in üzerinde yatarken bulmuştu. Neyse ki babası orada değildi. Bir de Fikret Kozan olsaydı bu odadan beni hiçbir güç çıkaramazdı.

“Sen hazırlan ben geliyorum!” Devrim’e seslendim. Cevabını duyamadan odadan çıktım. Yardımcı ablalar hallettiğinden bana bir şey kalmıyordu. Kıyafetlerimiz kurduysa toparlayıp odaya getirmek için bir kontrol etmek istiyordum. Tahmin ettiğim gibi kuruyan kıyafetleri toparlayarak odadan aldığım çamaşır sepetine attım. Kendi odama geri dönerken Fikret Bey’in odasının kapısı açıldı. İçimde ister istemez bir gerginlik oluşa da bunu belli etmemeye çalıştım. 

Bakışlarım kapıya kaydığında odadan çıkanın Fikret Bey değil, Hale Hanım olduğunu gördüm. “Elin iş tutuyormuş ha,” dedi kaşlarını kaldırarak. 

O an neden bunu yaptım bilmiyorum. Normalde cevap vermezdim. Belki Devrim’in birkaç adım ötede, odamızda olmasından belki çok arkamda duruşundan bilmiyordum ama Hale Hanım’a cevap verdim. “Hale Hanım sizin benimle olan probleminiz nedir anlayamadım ben tam olarak?” sorumun üzerine birkaç saniye duraksadı. 

Gözlerinde sürekli bir öfke ve nefret taşıyordu. Bir insan neden durmadan etrafına kötülük yayardı? Onun yanındayken güzel bir şey hissedebilmenizin bir imkânı yoktu. Mutsuzdu ve mutsuzluğunu etrafına yaymaktan hiç çekinmiyordu bunu görebiliyordunuz.

“Bu eve layık olmadığından,” ve hadsizdi. Ben dünyanın en pasif kızı da olsaydım bu cümle büyük bir hadsizlikti.

“Devrim’in evine mi? Siz tam olarak neye sahip olduğunuz için karar veriyorsunuz buna?”

“Burası bir Kozan köşkü,” dedi Hale Hanım birkaç adımda bana yaklaşarak. Sesini biraz daha kıstı. “Senin burada yerin yok kızım. Sen beni kötü biliyorsun ama ben geleceğini gördüğümden uyarıyorum.”

“Hadi ya,” dedim gülümseyerek. Ucuz bir manipülasyondu. Gerçekten bu cümlelerle kötü hissedeceğime inanıyor muydu? “Neymiş benim geleceğim?”

“Boşanmak,” dedi yüzünü ekşiterek. “Önüne iki tas yemek koydu diye Devrim’i hizmetçin sanıyorsun herhal…” odamın kapısı açıldığında susmak zorunda kaldı. Sanki büyük bir özgüvenle bana hadsiz nefretini yönelten o değilmiş gibi. 

“Karım,” dedi Devrim kaşlarını çatarak. “Ne oluyor burada?”

“Yok bir şey,” gerginliğin büyümemesi için araya girdim. Eğer hakkım korunacaksa bunu yapabildiğim kadar ben yapacaktım. Yetemediğim yere kadar Devrim’e ihtiyacım yoktu.

“Neden elinde çamaşır sepeti var senin?” bir bana bir elimdeki sepete baktı. 

Hale Hanım sanki sözün ona geleceğini anlamış gibi merdivenlere yöneldi. “Kıyafetleri topladım canım,” dedim Hale Hanım’ın hala duyduğunu bilerek. 

“Ablalar halleder, bırak sen şunu. Geç kalacaksın diyorum ben sana.” Elimden çamaşır sepetini aldı ve odamıza bırakarak geri geldi. Devrim’e odaklanamıyordum çünkü kafamda başka bir soru dönüyordu. 

Hale Hanım nereden biliyordu Devrim’in bana yemek verdiğini? Dün akşam mutfakta yoktu ve hatta uyanık bile değildi. Gözlerim kısıldı. Yüzüme gülen, annesiyle hiçbir alakası yok gibi davranan Serra mı anlatmıştı? Neden? Nasıl bir anda geçmiş olabilirdi bunun konusu?

Abartma dedim kendime. Belki Devrim’in beni ne kadar sevdiğinden bahsederken söylemişti. Hem günahını almak istemedim hem de aptal yerine konulmak. Ya gerçekten çok iyi ve içine kapanık bir kızdı ya da yalnızca gerçek yüzünü gizliyordu. 

Ne derdi vardı sahi bu insanların benimle?

Fikret Kozan’ın göstermediği psikolojik baskıyı Hale Hanım’dan görüyordum. Çözecektim bunun sebebini. Er ya da geç gerçek derdinin ne olduğunu öğrenecektim. Kozan köşküne layık olmadığımı iddia eden kadının bu soy isimle ve aileyle bir kan bağı bile yok sayılırdı. Ablasının evli olduğu adam ve ailesi neden Hale Hanım’ı bu kadar alakadar ediyordu?

“Sezen!” Devrim’in sesini yeniden işittiğimde ona döndüm. “Nereye daldın yine? Dinlemiyorsun ki hiç! Hiç dinlemiyorsun!” 

“Hadi yemek yiyelim.”

“Ben de onu söylüyorum ya beş dakikadır.”

Ona cevap vermedim. Mutfağa indiğimizde masadakilerle toplu şekilde tebessüm ettim. “Günaydın.” 

“Günaydın,” bu sabah da Fikret Bey masada yoktu. Hale Hanım odasından çıktığına göre odasındaydı. Ya erken kahvaltı yapmıştı ya da oraya istemiş olmalıydı. Tam masaya oturuyorduk ki evin kapısı çalındı. Ben açmak için ayaklanacaktım fakat Devrim kolumu tutarak nazikçe beni oturttu. 

“Ayşe abla açar,” dedi yardımcı ablalardan birinden bahsederek. Daha onları tam anlamıyla tanıyamamıştım. Her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki kendimi yetişemiyor gibi hissediyordum. Eve alışmamıştım, düzen kuramamıştım. Sanki olması gereken hiçbir şey yaşanmamıştı yahut biz hızlı çekimde yaşıyorduk hayatı. 

“Kargo gelmiş Sezen kızım numara istiyorlar,” yardımcı abla mutfağa geri girdiğinde tabağıma yerleştirdiğim kahvaltılıklardan alamadan ayaklandım. 

“Ne almıştın?” Devrim de benimle birlikte ayaklandı. Masadakiler kahvaltıya devam ediyordu fakat Melike Hanım ardımızdan seslendi. 

“Özeldir oğlum belki bırak kızı.”

Test kitaplarım ve çantam gelmiş olmalıydı. Uyuyamadığım bir gece telefonumda dolaşırken birikmiş paramla birkaç sipariş vermiştim. Yüzümde oluşan istemsiz gülümseme içimdeki mutluluğun bir yansımasıydı. Kargo görevlisine kimlik numaramı vererek kargomu aldım. 

“Ne aldın?” Devrim kapıyı kapattığımızda meraklı bir şekilde araya girdi. Paketleri holde olmamıza rağmen aceleyle açıyordum. 

“Kendime birkaç şey,” dedim çantamı çıkarırken. Hem eşyalarımı hem defterlerimi koyabileceğim büyük kanvas bir çanta almıştım. Yanında kelem kutusu da vardı. Her kıyafetimle uyması için beyaz almıştım. 

“Söyleseydin ya yavrum hallederdik,” bu bana üçüncü kez yavrum deyişiydi. Bir an duraksadım fakat diğer pakettekiler daha çok heyecanlanmama sebep olduğundan çantamı yere bırakarak o pakete yöneldim. 

“Bunlar ne?” Devrim’de eline bir paket aldı. “Sezen,” dedi paketi açtıktan sonra uyarır bir tonda. “Neyle aldın sen bunları?” elindeki test kitaplarına bakarken git gide sesi geriliyordu. 

“Birikmiş param vardı,” yüzümdeki gülümseme ister istemez silikleşti. Kendi elimdeki kargo paketinden çıkardığım kalemler avuç içimdeydi. Renkli kalemler almıştım. Notlarımı tutarken üzerini çizebilmek için. “Senden harcamadım.”

“Sen bana sabır ver,” dedi aynı agresif tavırla. “Sorun da benden harcamaman da ya zaten! Sorun senin birikmişini buraya harcamanda ya. Ben eşek başı mıyım burada? İade ediyorsun bunları, yeniden alıyoruz.”

“Yok,” dedim karşı çıkarak. Elimdeki kalemleri kalemliğime koydum. “Benim param varken neden senden alayım? İade falan etmeyeceğim.”

“Sezen,” dedi Devrim uyarır tonda. 

“Kendim aldım, etmeyeceğim iade.”

“Edeceksin.” Test kitabını bana uzattı. 

“Etmeyeceğim.”

“Yavrum beni sinirlendirme! Git şunları nereden aldıysan geri ver!”

“Vermeyeceğim benim kalemlerim.”

“İyi al şunu o zaman,” Devrim cebinden çıkardığı bir düzine parayı bana uzattığında birkaç adım geriledim. 

“İstemiyorum.”

“Ay ne oluyor size?” Melike Hanım mutfak kapısını kapatarak yanımıza geldi. Devrim’le ikimiz aynı anda annesine döndük. 

“Yok bir şey,” bir ağızdan çıkan cümlemize karşılık Melike Hanım ne yapacağınız bilemeyerek şaşkınlıkla bize baktı. 

“Al şunu,” dedi Devrim yeniden. 

“Almayacağım.”

“İade edeceksin o zaman!”

“Etmeyeceğim!” 

“Oğlum neyin kavgasını ediyorsunuz siz? Bir sakinleşin kızım,” Melike Hanım bana baktı fakat Devrim’in gözlerine sabitlediğim bakışlarımı ona çevirmedim. Kendim almıştım işte her şeyimi. Kendim için harcamıştım paramı ve aynı zamanda uzun süredir çok istediğim bir şey için. Bunu değiştirmek istemiyordum. 

“Bak bakalım ben onları geri gönderiyor muyum göndermiyor muyum?”

“Ha öyle?” tek kaşımı kaldırdım. Kalemliğin içinden bir kalem çıkardım. Devrim beni tutamadan kalemliğin üzerine kalp çizdim. “Götür bakalım alıyorlar mı almıyorlar mı?”

“Sabır ya!” elindeki paralı pes ederek cebine koydu. “Sabır! İyiliğini düşünürüz yine suçlu oluruz!”

Aldığım defterleri ve kalemliği çantama yerleştirdim. Devrim duvarda asılı olan ceketini aldı ve bana bakmadan kapıdan çıktı. “Gel, yolda alırız bir şeyler! Geç kalacaksın!”

Kapının önünde duran siyah araca doğru yürürken hâlâ sinirliydim. Üstelik neye sinirlendiğimi de tam olarak bilmiyordum. Devrim'in kitaplar yüzünden çıkardığı gereksiz tantanaya mı, cebime para sıkıştırmaya çalışmasına mı, yoksa her şeyi kendi halletmek zorundaymış gibi davranmasına mı?

Belki hepsine.

Arabaya yaklaştığımda Devrim çoktan sürücü koltuğuna geçmişti. Direksiyona yaslanmış, bir eliyle telefonunda bir şeylere bakıyordu. Sabahki tartışmamızdan sonra hâlâ yüzü asıktı. Sanki problem çıkartan o değil de bendim.

Ön kapıyı açıp yanına oturduğumda yüzüme bile bakmadı.

"Emniyet kemerini tak."

"Takmayacağım,”

"Cezayı da kendi paranla ödersin sen doğru!” Gözlerimi devirdim. Arabayı çalıştırırken bir yandan da yol aynalarını kontrol etti. O anlarda yüzünü inceleme fırsatı buldum. Dün gece ne kadar uyuduğunu bilmiyordum ama gözlerinin altında belirgin bir yorgunluk vardı. Çenesi sertleşmişti. Sanki sürekli bir şey düşünüyordu.

Köşkün bahçesinden çıkarken birkaç dakika boyunca ikimiz de konuşmadık. Trabzon'un yeşil dağları camların ardından akıp gidiyordu. Yol kenarındaki dükkânlar yeni yeni açılıyor, simitçiler tezgâhlarını hazırlıyor, insanlar işlerine yetişmeye çalışıyordu.

Ben ise yanımda oturan adamın neden bu kadar sessiz olduğunu anlamaya çalışıyordum.

"Neye kızdın?"

"Kızmadım."

"Boş bir olaydı Devrim. Sabah sabah gerginliğe gerek yoktu.”

Bu kez bir saniyeliğine bana baktı sonra tekrar yola döndü. "Sen niye bu kadar inatçısın?"

"Kendi paramla bir şey aldım diye neden geri adım atayım?"

"Senin kendi paran olması başka mesele."

"Ne fark ediyor?"

"Karım test kitabı alacak diye birikimini harcamasın istiyorum. O para senin bütün emeğin. İki kâğıt parçasına vermeseydin."

Derin bir nefes aldım. İki kâğıt parçası dediği şey bu hayatta sahip olabileceğim en önemli şeydi. "Devrim."

"Efendim."

"Ben o parayı zaten bu amaçla biriktirdim. Belkilerle biriktirdim ve ben dilenmedim, çalıştım.”

"Ben de öyle bir şey demiyorum."

"Ama öyle hissettiriyorsun."

Bu kez gerçekten sustu. Arabanın içinde birkaç saniye boyunca yalnızca motorun sesi duyuldu. Kafasını hafifçe geriye yasladı. "Sana bir şey soracağım."

"Sor."

"Hayatında ilk kez biri senin için bir şey yapmak istiyor olabilir mi?"

Beklemediğim bir soruydu. Dudaklarım aralandı ama cevap veremedim. Çünkü cevabı bilmiyordum. Belki de gerçekten bilmiyordum. Devrim tanıştığımız ilk günden beri benim için bir şeyler yapıyor bunun için çaba sarf ediyordu fakat insan bazı şeylere o kadar uzun süre sahip olmadan yaşıyordu ki önüne geldiğinde ne yapacağını da bilemiyordu.

Devrim devam etti. "Her şeyi tek başına yapmak zorunda değilsin Sezen."

Bakışlarım camdan dışarı kaydı. Karadeniz'in yeşili yol boyunca uzanıyordu. "Buna alışkın değilim."

Sesim çok daha kısık çıkmıştı. Devrim bir şey söylemedi ama ilk kez tartışmayı sürdürmedi. Sanki bunu zaten biliyormuş gibi. Sanki uzun zamandır farkındaymış gibi. Şehir merkezine yaklaştıkça trafik arttı. Kırmızı ışıkta durduğumuz sırada çantamı kucağıma aldım. İçindeki yeni defterleri, kalemleri düşününce istemsizce gülümsedim.

Belki de uzun zaman sonra ilk kez bir şey için heyecanlanıyordum. Devrim bunu fark etmiş olacak ki göz ucuyla bana baktı. "O kadar mı mutlu etti seni?"

"Ney?"

"Kalemler."

Cevap veremedim ama onun cevabını aldığını biliyordum. Evet mutlu etmişti çünkü o kalemlere ve kâğıt parçasına sahip olmak pembe balona biraz daha yakınlaşmak demekti.

Bir süre sonra dershanenin bulunduğu sokağa girdik kalbim istemsizce hızlandı. Bir anda kendimi olduğumdan daha küçük hissettim. Arabayı binanın önüne çekip motoru durdurdu.

"Tamam."

Tamam?

Bu kadar mıydı? Çantamı omzuma geçirirken kapıya yöneldim ama inmeden önce onun sesi yeniden geldi.

"Sezen."

Elim kapının kolunda durdu. "Ne?"

"Yaparsın."

Kaşlarımı çattım. "Neyi?"

Yüzünde ilk kez sabahki o yorgun ifadeyi dağıtan hafif bir gülümseme oluştu. "Hepsini. Başaracağını biliyorum. Ben inanmadığım yola çıkmam. "

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Çünkü ilk kez biri benden bir şey beklemiyor gibiydi. İlk kez biri başarısız olmamdan değil, başarabileceğimden bahsediyordu.

Boğazımda garip bir düğüm oluştu. Kapıyı açtım. Tam inecekken arkamdan tekrar seslendi. "Bir de..." Döndüm. "Kitapları geri göndermeyeceğim."

Gözlerim kısıldı beni rahatlamak için miydi emin olamadım ama gülümsüyordu. "O konu kapanmadı. Git dersine."

"Devrim."

"Hadi git."

"Devrim!"

Bana cevap vermedi. İndikten sonra ona bakmaya devam ettim. Araba birkaç saniye daha orada bekledi. Dershanenin önünde durup binaya yürürken arkamı dönmemeye çalışıyordum ama kendime engel olamayarak döndüm.

Devrim hâlâ gitmemişti. Direksiyonun arkasından bana bakıyordu. Göz göze geldiğimiz anda eliyle içeri girmemi işaret etti. Ben de yüzümü buruşturup arkamı döndüm. Ama binanın kapısından içeri girerken dudaklarımın kenarında oluşan gülümsemeyi engelleyemedim.

***

“Selam,” dershanenin merdivenlerine doğru dönecekken asansörün önünde bekleyen Ömer seslendiğinde onun yanına gittim. 

“Selam,” dudaklarım hafif kıvrıldı. Sabah sabah evin kargaşasından başım ağrımıştı. 

“Sınıflara baktın mı?”

“Yok, açıklanmış mı ki?” Ömer söylediğim sanki absürtmüş gibi güldü. Asansöre bindiğimizde kapı kapanmadan cevap verdi.

“Evet, genel duyuru grubuna atmışlar.”

“Kesin en sonun sonuncuyum,” kaşlarım istemsiz çatılmış, içimde gerginliğin getirdiği mide bulantısı belirtileri başlamıştı.

“Abartma,” 

“Vallahi abartmıyorum,” asansörden indik. “Hangi sınıfa gideceğim şimdi dur bi bakayım.” Çantama elimi atmıştım ki Ömer beni durdurdu. 

“Ben baktım, gel hadi.”

“Söylesene? Hangi sınıfmış.”

Ömer benim aksime rahat rahat yürümeye başladı. Ona yetişmeye çalışırken bir yandan meraklıydım. En sondan başlamak da sorun değildi çalışır, çabalar yükselirdim ama işte… İnsanın yine de motivasyonu kırılabiliyordu. 

“Mezun üç,” dedi Ömer ben onun peşinden sınıfa girerken. 

“Üç sınıf mı varmış?”

“Saçmalama,” Ömer gülümsedi. “Dokuz sınıf var mezunlar için.”

“Ne?” nasıl olmuştu bu? Soruların yarısını neredeyse boş bırakmıştım. Çözdüğüm üç beş soruyla da üçüncü sınıfta olmam imkansızdı. Ya kurumdaki herkes çok tembel ve okulla alakası olmayan insanlardı ya da bu işte bir yanlışlık vardı.

“Bir yanlışlık vardır,” dedim Ömer’e onun yanına oturmayarak. “Ben bir idareye sorayım.”

“Ya ne diyeceksin saçmalama? Ben iyi puan almamam gerektiğini düşünüyordum beni neden mezun üçe koydunuz mu?”

“Ama ya anlamazsam anlatılanı.”

“Kimse Einstein değil şampiyon sakin ol, ilk ders Kimya. Aç defterini hazırda bekle.” Bu işte aklıma yatmayan bir yan vardı fakat şu an için üstelemeyerek sırama oturdum. Dersin hocası gelmeden önüme kendi paramla aldığım defterimi ve kalemlerimi açtım.

Rüya gibiydi ama gerçekti. Kendi paramla almıştım. Hayat ne garipti. Küçük yaşta okuldan alınıp verildiğim fabrikada bir umuda el bağlayıp belki bir gün annemle başka bir hayat kurarız diye biriktirdiğim üç kuruş bugün benden alınan eğitim hakkımı geri almak için buradaydı. Önümde, birkaç kâğıt parçası ve renkli kalem. 

Meğer önümü göremediğim o yolda cebime attıklarım beni çocukken hayalini kurduğum pembe balona ve kırmızı uçurtmaya götürüyormuş. İnsan bilemiyor varacağı yere ulaşmadan o yolun nereye çıktığını. 

Devrim’in sabah söylediklerine kırılmamıştım. Belki ilk zamanlarımız olsa üzülürdüm ama artık onu tanıyordum. Kötü bir niyeti yoktu. Tüm isteği benim her şeyimi karşılamak, ilgilenmek üzerineydi. Parmağımdaki yüzüğe baktım. Onunla evliydim. Hala varlığını zaman zaman unuttuğum bir gerçekti bu. 

Ya da ben evlilik kavramını o kadar farklı düşünüyordum ki yaşadığımız bu ilişki yahut anlaşma. Her neyse, sevgiliymişiz gibi hissettiriyordu. Benim dünyamda, Devrim’den önceki dünyamda erkekler evlene kadar iyi yüzünü gösterirdi kadınlara. 

Çünkü her ne kadar değiştiğini düşünsek de çoğunun zihninde, bilinç altında hala kadınlara karşı aynı kalıplar ve ön yargılar yatıyordu. Yatağını bir kadının toplaması gibi. İşten eve geldiğinde yemeği kadının yapması gibi. Toplum bunu aşamamıştı. Bu sürecin tamamlanması için annelere ihtiyaç vardı. 

Annem gibi olmayan. Oğlunu bu düşünce yapısıyla büyütmeyen. 

Devrim bu kültürün içinde nasıl bu kadar kibar, doğru kalmıştı bilmiyordum. Belki hayatının büyük çoğunluğunu şehir dışında yahut yurt dışında geçirdiğindendi. Çünkü tanıdığım adam bu toplumun ona dayattıklarının hiçbirini taşımıyor gibiydi. 

Evet farkındaydım buradayken İstanbul’da olduğu kadar rahat değildi. Ama olması gerekenden çok eksik de değildi işte. Ne olursa olsun kendine iyi bakmıştı. Bunu gördüğüm ilk an onunla olacak kadının ne kadar şanslı olduğunu düşünmüştüm. 

Onunla birlikte olacak kadın. 

Bir an için bu düşünce ağır geldi. Ayrılacaktık, doğru. Bu bir sözleşmeydi. Ve ne onun duyguları ne benim duygularım değiştirecekti bunu. Çünkü bir yaşam hakkı sunmuştu bana Devrim. Her şeyden uzak. Tek başıma, yeniden başlayacağım. 

Eğer ona âşık olursam bundan vazgeçer miydim?

Hayır. Bir erkek için bunu kendime yapacak olursam yaşadığım bütün hayata ihanet ederdim. Bir şansım varken kendime kariyer çizmek için, Devrim her kim olursa olsun, ona duyduğum duygu ne kadar güçlü olursa olsun bir köşkün içinde teyzesinin beni küçümsemesi, babasının istemeyişi mi yaşayacaktım?

Bir aşk uğruna yıllardır emek emek kurmak istediğim hayattan vazgeçer miydim?

Demiştim ya bir kere annem bu hayatı kabullendi diye. Ben de annem gibi kabullenir miydim aşk uğruna her şeyi?

Hayır, hayır. Yapmayacaktım bunu.

O işten eve gelip bana gülümsesin diye beklemeyecektim. Burada yaşamayacaktım. Ben de kendi hayatımı çizecektim. Ben de çok seviyordum memleketimi. Ama bir yeri sevmek başka ona mecbur kalmak başka. 

Yaz tatillerinde aylarca burada kalıp hasret gidermek, imkân olsa uzun süre kalsak demek başka çok kısıtlı imkanlar altında burada yaşamak başka. 

Derslerimiz bittiğinde Ömer’le birlikte toparlanıp kapıya çıktık. Kafamdaki düşüncelerden ötürü olsa gerek adam akıllı konuşmamıştım. Telefonlarımız zaten ilk ders toplanıyor, son ders veriliyordu. Devrim’e çıktığıma dair mir mesaj gönderdim. 

Sezen: Çıktım.

Devrim: On dakikaya oradayım, ulaşamadım sana?

Sezen: Telefonlar toplanıyor derste.

Devrim’den cevap gelmedi. “Sen de mi bekleyeceksin?” dedi Ömer telefonuma bakarak. 

“Evet, eşim gelecek.”

“Abim beş dakikaya kapıdaymış. Bırakalım biz seni uğraşmasın hiç.”

“Yok,” dedim alelacele. “Gelmeyecek olsa dolmuşa binerim zaten.”

“Köye çıkıyordun sen değil mi? Dolmuş çıkmaz burada köylere,” dedi gülerek. “Aklında bulunsun.” 

“Geliyor zaten ya.”

“Anladın mı? İyi miydi dersler?”

“Zor ama eve gidince çalışırsam çözerim gibi.”

“Bak şey yapalım. Arada görüntülü ara ben anlatayım sana. Ben de kendi kendime çalışırken sesli çalışıyorum zaten.”

“Olur mu öyle Ömer? Sen iyice kişisel öğretmenim oldun.” 

Elini asker selamı için kaldırıp ciddi bir ifadeye büründü. “Emredin komutanım!” güldüm. 

“Asker yaşın da geldi değil mi senin? Şikâyet edelim seni bi!”

“Aman Sezen abla!” önümüzde siyah küçük bir araba durdu. Araba markalarından çok anlamıyordum ama sık sık gördüğüm arabalardan birisiydi.

“Ömer!” abisinin geldiğini anladım. Ömer arabanın camına eğilerek konuştu. 

“Şükür gelebildin ya!”

“Arkadaşını da bırakayım, gelin hadi.” Eğilerek bana baktığında adamın mavi gözlerini gördüm. Sert bir yüze sahipti. Ömer savcı olduğunu söylediğinde tam olarak böyle otoriter birini düşünmüştüm.

“Teşekkür ederim gelecekler beni almaya.” 

“Bagaj,” Ömer abisine seslenerek araya girdiğinde abisi kontağı kapatmadan arabadan indi. Arkaya geçerek bagajı açtı önce. Ömer elinde kurumdan verilen kitap poşetlerini koyarken benim yanıma geldi.

“Serkan,” elini uzattığında uzattığı eli nazikçe tuttum. 

“Sezen,” dedim tebessümle. 

“Sizi de bekleyelim Sezen, kalma burada tek.” Etrafa baktım. Hava kararmıştı, biz Ömer’le beklerken kurumdaki öğretmenler birer birer çıkmıştı.

“Yok zahmet etmeyin.”

“Olur mu öyle şey? Öğretmeni misiniz?”

“Yok hayır,” dedim alelacele. “Öğrenciyim ben de.”

“İkinci üniversite mi?” okumak için büyüktüm de bunu bu kadar rahat belli etmesi can sıkmıştı. 

“Yok, karışık diyelim.”

“Kusura bakmayın mesleki deformasyon çok sorguladım.”

“Ne kusuru,” tebessüm ettim. Telefonum titredi ve birkaç saniye sonra sokağa tanıdık araba giriş yaptı. Devrim arabasını Serkan Bey’in arabasının hemen arkasına park ederken sorgular bir şekilde bana ve Serkan Bey’e bakıyordu. Beni beklemeden arabadan indi. 

“Geldiler zaten,” dedim Devrim bize yaklaşırken kısık sesle. 

“Bir yerden tanıdık gibi ama,” Serkan Bey sorgulayıcı bir şekilde Devrim’e bakarken Devrim yanımıza gelmişti. 

“Yavrum bir problem mi var?” elini belime yerleştirdi. Durumun karışmaması için gülümsedim. 

“Yok, arkadaşımın abisi. Savcıymış.” Kaşlarını kaldırdı Devrim. Ve diğer elini Serkan Bey’ uzattı. 

“Devrim,” dedi Serkan Bey elini sıkarken. “Devrim Kozan.” Adamın yüzündeki karmaşık ifade yerini alaya bıraktı.

“Şimdi hatırladım Devrim Bey,” dedi Devrim’in gözlerine sabitlenen bakışları bir meydan okumaya dönüşerek. “Cinayet zanlısı.” Başını sallamaya devam ediyordu.

Zihnimde geriye gittim. Savruldum düşüncelerimin içinde. Devrim’i sıkıntılı bir savcı var diyerek kapattıkları o odaya döndüm. Onu öptüğüm demir parmaklıkların ardına. 

O savcı, elini sıktığımız adam olabilir miydi?

Oy vermeyi unutmayın lütfen efenim ve hem editlerinize etiketlemeniz hem de kitabımız hakkında güncel duyuruları takip edebilmeniz adına sosyal medya hesaplarım:

INSTAGRAM / ibusra.nur
INSTAGRAM / bataklikcicegikitap
TikTok / ibusra.nur 

WhatsApp Kanalı:  https://whatsapp.com/channel/0029VbAkW9f5q08V37jrNS1T



Tüm Yorumlar (9)

Karanlık sanrı ekin korhanın sondaki vurulma bölümü 15.06.2026 01:26

Hızlı bittii ama ya

Paragraf 314
Ne 08.06.2026 00:45

Kardeş değillerdir ta değişmişler bence çocukları

Paragraf 14
Meriii 07.06.2026 23:23

Abi ya çok üzüldüm böyle dusunmesine istemsiz sezene de kızdım

Paragraf 113
Meriii 07.06.2026 23:22

Canım benim yaaaa

Paragraf 114
Meriii 07.06.2026 23:11

Ohaaa devrim düğün günü mü öğrendi gerçekleri anlamadim

Paragraf 56
Meriii 07.06.2026 23:06

Bence kızmaz sezen yani sonuçta devrimde küçüktür ama en başından soylemedigi için tabiki kizar

Paragraf 23
Meriii 07.06.2026 23:04

Ayy kendi ailesine de bilenmiş kizz demek ki babası biliyo ama annesi bilmiyordur kesin

Paragraf 20
Meriii 07.06.2026 23:02

Devrim ve sezen degistirilmisler mi o zaman ayyy kardeş fln çıkmasınlar da

Paragraf 14
Ceyssssss 07.06.2026 22:58

Ne oluyo ne oluyo anlamıyorum

Paragraf 23

Paragraf 1

Henüz yorum yok. İlk yorumu sen yap! 💬

Yorum Yap

Kaldığın yer bulundu